Sitedekiler

Şu anda 1 misafir bağlı

İstatistikler

Üyeler: 1
Haberler: 132
Web Linkleri: 0
Ziyaretçiler: 207533

İktibas

Takvâ, vikâye kökünden gelir; vikâye de gayet iyi korun­ma ve sakınma demektir. Şer'î ıstılahta takvâ, "Allah'ın emir­lerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O'nun azabın­dan ko­runma cehdi" şeklinde tarif edilmiştir.

 
Tefekkür Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 12
Kötüİyi 
Fethullah Gülen   
01.08.1992

Herhangi bir mevzuda, geniş, derin ve sistemli düşünme mânâlarına gelen tefekkür; erbâbınca, kalbin çırası, rûhun gı­­da­sı, bilginin rûhu ve İslâmî hayatın da kanı, canı ve ziyâ­sıdır. Te­fekkür olmayınca kalb karanlıklaşır, ruh hafakanlara girer ve İslâmî hayat da kadavralaşır.

Tefekkür, kalbde öyle bir nurdur ki, hayır ile şer, fayda ile zarar, güzel ile çirkin onunla görülür ve sezilir.. kâinat onun sa­yesinde okunan bir kitap hâline gelir ve Kur'ân'ın âyetleri onun­la kendilerine has ayrı bir derinliğe ulaşır.

Tefekkür, hâdiselerden ibret alma ve çeşit çeşit netice çıkar­manın çerağı, tecrübelerin altın anahtarı, hakikat ağaç­larının fi­deliği, kalb nurunun da gözbebeğidir. Onun içindir ki, her güzel şeyde olduğu gibi tefekkürde de zirveleri tutan Ufuk İnsan: "Te­fekküre denk ibâdet yoktur; öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk'ın ni­met ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî'yi tefekküre kalkışmayın; zira O, insan düşüncesini aşan bir mev­zudur."[1] meâlindeki sözüyle, düşü­nebileceğimiz sahanın sınırla­rını belirler ve bize, güç, imkân ve iktidarlarımızın hudutlarını ihtâr eder.

Bu hususu hatırlatma sadedinde Minhâc sahibi ne hoş söyler:

دَر آلاء فِكر كَردن شَرطِ راهست
وَلى دَر ذاتِ حَق مَحضِ گُناهست
بُوَد دَر ذَاتِ حَـق اَندِيشه بَاطِل
مُحالِ مَحِض دان تَحصيلِ حَاصل

 

"Nimetleri tefekkür etmek bu yolun şartıdır. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ında tefekkür apaçık bir günahtır. Evet, Allah hakkında düşünmek bir bâtıldır; O'nu hem bir muhâl hem de hâsılı tahsil bil..!"

Zâten Kur'ân-ı Kerîm de: وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ "Onlar göklerin ve yerin yaratılış ve şekillendiriliş keyfiyetinde tefekkür ederler."[2] meâlindeki âyetleriyle, kâinat kitabını, bu kitabın yazılış keyfiyetini, harf ve kelimelerinin hususiyetlerini, cümleleri arasındaki nizâm ve âhengi, hey'et-i umûmiye­sindeki rasânet ve sağlamlığı nazara vererek bize en yararlı düşünme yolunu salıklamıyor mu?

Evet, her düşünce, her tasavvur ve her davranışta Hakk'ın Kitabı'na yönelmek, onu anlamaya çalışmak, hayatı ondan an­ladığımız şeylere göre tanzim etmek ve yaşamak; kâinat kitabın­daki ilâhî sırları keşfedip ortaya koymak ve insana her an ayrı bir imanî derinlik ve renkliliği duyurup tat­tıran bu yeni keşif ve tesbitlerle, imandan mârifete, mârifetten muhabbete, muhabbet­ten, rûhânî hazlara uzayan bir ışıktan yolda bütün hayatı zevk hâline getirmek, sonra da âhiret ve rıdvân-ı ilâhîye yürümek; işte insan-ı kâmil olmanın nurlu yolu..!

Tefekkür, araştırma sahası itibarıyla bütün ilimlere açık­tır; ama, aklî ilimler, pozitif tesbitler, bu büyük netice için sa­dece birer mukaddime, birer vâsıta ve birer yoldur. Bunların hemen hepsi de, gerçek muhtevâ ve yüzleriyle ilm-i vâhid-i ilâhîye mü­teveccihtirler. Tabiî insan dimağı yanlış muâlece­lerle inhirâfa uğratılmamışsa...

Evet, varlığı bir kitap gibi mütâlaa ve tefekkür ancak, bü­tün eşyâ ve eşyâya ait hususiyetlerin Allah tarafından yara­tılmış ol­duğunu kabul etmekle beklenen semereyi verir ve bereketli bir vâridat kaynağı hâline gelir ki, bu da her şeyin her hâliyle, Allahü Teâlâ'ya istinadını yakînen idrâk eden mârifetullah, muhabbetullah ve zikrullah ile itminâna ulaşmış kalbî ve rûhî hayat kahramanlarının şiârıdır.

Mebde'de her şeyi Cenâb-ı Hakk'a istinad ettirme esa­sına göre sistemleştirilmeyen bir tefekkür, neden sonra Allah'a yöne­lip ve neticede O'nda mütenâhî olmasına muka­bil; tâ baştan halk ve emir, her şeyi O'na bağlama esasına göre plânlanmış bir tefekkür ise, sonsuza kadar hep yeni yeni buudlarıyla sürer gider ve kat'iyen inkıtâa uğramaz. Yani böyle bir tefekkür "Evvel" ve "Zâhir" isimleriyle Allah'tan başlayıp sonra yine "Âhir" ve "Bâtın" isimleriyle Allah'a mü­teveccih olacağından mütenâhî değil, lâtenâhîdir. İşte böyle, tâ işin başlangıcında hedefi belirlenmiş bir tefekküre teşvik, aynı zamanda varlığın şekil ve tecelli yollarını tesbite çalışan tabiî ilimlerin usûl ve sis­temlerini öğrenip kullanmaya da bir irşattır.

Evet, gökler ve yer bütün eczâ ve mürekkebâtıyla, Allah'ın mülkü olduğundan varlık kitabında mütâlaa edilen her hâdise, her şe'n ve her nizâm, Yüce Yaratıcı'nın şerîat-ı fıtriyedeki ah­kâm ve tasarruf keyfiyetlerini de okumak de­mektir. Bu kitabı hakkıyla okuyabilen ve okuduğu şeylere gö­re hayatını düzen­leyen birinin yolu herhalde hidâyet ve takvâ yolu, varacağı yer cennet, içtiği de kevser olacaktır. Evet, dünyada çeşit çeşit ni­met ve rengârenk güzelliklerin gerçek sahibi olan Allah'tan gaf­let ve hep İblis'in rehberliğiyle nan­körlük vâdilerinde dolaşan felâket ve hüsran ashâbına kar­şılık, o, her şeyin gerçek sahibi Mün'im-i Hakîki'yi tanıyıp, O'na iman ve imandaki şuur ile inkıyad ederek, melâike, en­biyâ ve sıddîkînin öncülüğünde, hep şükür-nimet, nimet-şü­kür daireleri içinde dolaşır ve dökülen dökülene yığınların mahvoldukları aynı vâdilerde Yüce Yara­tıcı'nın lütuflarına mazhariyetin hakkını verir ve ömrünü bir tefekkür üveyki gibi geçirir. Şayet bir tümseğe ayağı takılsa, fikir dünyasını zikirle buudlaştırır; tedbirden teslime, temkinden tefvîze geçer, âle­min mesâfelere esir düştüğü yerlerde o, gök­lerde tayerân ederek gider hedefine ulaşır...

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ يَذْكُرُونَكَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلأَرْضِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِ الْمُتَفَكِّرِينَ وَعَلَى آلِهِ الْمُخْلَصِينَ

 

 

Sızıntı, Ağustos 1992, Cilt 14, Sayı 163
[1] el-Beyhakî, Şuabü'l-îmân 1/136; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ 6/67; el-Aclûnî, Keşfü'l-hafâ 1/370-371
[2] Âl-i İmran sûresi, 3/191. Ayrıca bkz. Ra'd sûresi, 13/3; Nahl sûresi, 16/1-18, 65-72; Rûm sû­re­si, 30/19-27; Câsiye sûresi, 45/12-13 vd

İlgili Yazılar:

 
< Önceki   Sonraki >